Hipnoz

Hipnoz; kişinin farklı bir bilinç durumu kazanarak algı, duygu, yetenek ve hayal gücünün değiştiği, hayatın içinde normalde de var olan çok özel  bir bilinç durumudur. İnsana verilmiş bir yetenektir ve yerinde, zamanında ve etkili kullanımda çok hızlı sonuç alınan bir uygulamadır. Dış dünyadan bize gelen beş duyumuzla algıladığımız verilerin işlenmesi hipnoz sayesinde değiştirilebilmektedir. Kaynağı değiştirmek çok zordur fakat kişinin bilgiyi alan kaynaktan bilgiyi tanıyan taşıyıcı reseptörleri hipnozla değiştirilebilir, bu reseptörlerin gelen bilgiyi  kişiyi rahatsız etmeyecek bir biçimde algılaması sağlanabilir. Örneğin; belli maddelere karşı allerjisi olan bir hasta düşünelim; hastanın sosyal ortamı bu alerjenlerden içerebilir bu ortam değişmeyeceğine göre hastanın bunu algılayan reseptörlerine alerjen madde normal allerjen olmayan özellikte bir madde olarak hipnotik transla tanıtılabilir, böylece immun sistem gereksiz alarm durumuna geçmez ve alerjik hastalıklar kısmen önlenir. Kişi uyarana yine maruz kalmakta olsa da uyaran ya algılanmamakta ya da olduğundan daha farklı yani rahatsız edici olmayan bir şekilde algılanmaktadır.

 Terapide uygulanan hipnoz, televizyonlarda ya da videolardaki gibi gösteri amaçlı yapılan bayılıp ayılma şeklinde değildir. Gözü kapalı konuşma gibidir.Hipnoz hali, hayal kurduğumuz anlara veya uykuya dalmadan önceki hallerimize benzer. Hipnoz, kendinden geçme ve bayılma durumları değildir. Hipnoz halinden çıktığımızda, hipnoz halindeyken söylediklerimizi hatırlayabiliriz. Mutlu ve huzurlu bir hal alarak hipnoz hali son bulur.

           Hipnoz Uygulanabilecek Durumlar

  • Gebelik ve doğum sürecinde ve kadın hastalıklarında
  • Yeme bozuklukları
  • Depresyon
  • Anksiyete bozukluğu ve stres bozuklukları
  • Uyku bozuklukları
  • Vajinismus
  • Fonksiyonel bağırsak bozuklukları
  • Dişçilikte; fobilerde, ağrı giderme, anestezi, diş gıcırdatma, tedaviye ve protezlere uyum arttırıcı, temporomandibüler eklem disfonksiyonu, trigeminal nevralji, ağız içi problemlerin giderilmesi
  • Atopik dermatit, seboreik dermatit, ürtiker gibi organik nedeni olmayan kaşıntılarda
  • Yanık tedavisinde anksiyetenin azaltılmasında

                          KİMLER HİPNOZ OLAMAZ

  • IQ (Zeka Seviyesi) Düşük Olanlar

  • Bunama Evresinde Olanlar

  • Yaşı Oldukça İlerlemiş Olanlar (80 Yaş Üzeri)

  • Söylenileni Anlayamayanlar

  • Alzheimer Hastaları
  • Akli Dengesi Bozulmuş Olanlar                                                       
Categories: Hipnoz Terapi

Hücre yenilenmesini sağlamaya yönelik metotlardan mineral tuz terapisi günümüzde Bütüncül Tıp alanında yükselişe geçen Naturopatik Tıp metodudur. Özellikle Avrupa’nın birçok ülkesinde uygulanan doku tuz terapisi sıklıkla başvurulan bir yöntemdir.

Bazen ileride karşılaşabileceğimiz hastalıkların habercisidir yüzümüzdeki değişiklikler Dr.Schüssler Doku Tuzları ve Yüz okuma yöntemi eğitimi alan doktorlar hastayı bütüncül bakış içerisinde değerlendirerek ele alırlar. Hastalanmadan yüz analizi yaptırarak tedbir almak önemlidir.

Dr.Schüssler Tuzları İlk olarak 1873 yılında Wilhelm Heinrich Schüssler adındaki bir doktor tarafından yapılan doku testleri ile ortaya çıkmış ve insan vücudunda temelde 12 farklı mineralin bulunduğu anlaşılmıştır. Her biri farklı bir işlev yürüten bu mineraller çeşitli sorunların tedavisinde kullanılmaktadır.

Hangi Mineralin Kullanılacağı Yüz Haritanıza Göre Belirlenir

YÜZ OKUMANIZ YAPILIR

Dr. Schüssler tuzları 12 mineralden oluşan ayrıştırılmış mineral tuzlardan oluşuyor. Hücrenin işletim fonksiyonlarının düzenlenmesi açısından ihtiyaç duyduğu minerallerin karşılanması ile vücutta meydana gelen deformasyonların önüne geçerek iyileştirilmesini mümkün kılmaktadır. Fakat öncelikle yapılacak yüz okuma ile vücudunuzun hangi minerale ihtiyaç duyduğunun belirlenmesi gerekir. Bunun sebebi zaman içerisinde eksilen maddelerin yüz üzerinde çeşitli algoritmalar ile belirti vermesidir. Ayrıca bu eksiklikler ileride karşılaşabileceğiniz hastalıkların ön habercileri olduğundan yüzden teşhis olarak da adlandırılmaktadır

Ayrıca kimyasal ürün olmadığı için yan etkisi bulunmadığı gibi doku tuzları olarak adlandırılırlar. Bu doku tuzlarının kullanımı mutlaka ilgili hekim tavsiye ve önerileri doğrultusunda yüz analizinin ardından gerekli görülmesi halinde kullanılmalıdır.

               Mineraller ve Etkileri

  • En sık kullanılan 12 çeşit schüssler tuzu vardır.
  • 1. Kalsiyum Flüorür (Korur ve besler); İşlevi: Deri ve bağ dokuları, dokunun esnekliği (damarlar, kaslar, tendonlar, lifer), kemikler, diş
    mineleri ve tırnaklar için önemlidir.
  • 2. Kalsiyum Fosfat (Rejenerasyon ve büyüme, Kemikler ve dişler); İşlevi: Protein metabolizması, kemik yoğunluğu, hücrelerin yeni oluşumu için önemlidir.
  • 3. Demir Fosfat; İşlevi (Enerji ve vücut direnci, immünsistem): Metabolizma, bağışıklık sistemi ve konsantrasyon için önemlidir.
  • 4. Potasyum klorür (Detoksikasyon); İşlevi: Mukoza ve bezeler, mide, bağırsaklar, protein yapısı ve de kimyasal zehirlerin atılması
    için önemlidir.
  • 5. Potasyum Fosfat (Enerji ve kas gücü, Sinir sistemi); İşlevi: Beyin çalışması ve sinirlerin kuvveti ve de kas sistemi için önemlidir.
  • 6. Potasyum Sülfat (Detoksikasyon, Metabolizma); İşlevi: Hücrelerin metabolizması ve de karaciğer fonksiyonları için önemlidir.
  • 7. Magnezyum Fosfat (Harekete geçirici güç ve gevşemenin dengelenmesi, Kaslar ); İşlevi: Sinir sistemi ve bağırsak hareketleri için
    önemlidir.
  • 8. Sodyum Klorür (Detoksikasyon ve sıvı dengesi); İşlevi: Sıvı ve ısı dengesi, yeni hücre oluşumu ve mukoza için önemlidir.
  • 9. Sodyum Fosfat (Asit azatlımı ve yağ metabolizması); İşlevi: Asit azatlımı ve yağ metabolizması için önemlidir.
  • 10. Sodyum Sülfat (Su ve metabolizma ürünlerinin atılması); İşlevi: Detoksikasyon- ve boşaltım organları ve bağırsak için önemlidir.
  • 11. Silicea (Kuvvetli bağ dokusu, güzel bir cilt, saçlar, tırnaklar);İşlevi: Bağ dokusu, sinirlerin iletkenliği, cilt, saç
    büyümesi ve tırnakların dayanıklılığı için önemlidir.
  • 12. Calcium sulphuricum ; Eklemler ve iltihap üzerine etkilidir .

NABIZ TEŞHİSİ

Nabız teşhisi, bizim bildiğimiz nabız kontrolünün çok çok üstünde bir tanı ve teşhis yöntemidir. Öyle ki nabızdan “yin” ve “yang” grubundaki organların enerji seviyesi ölçülür. Bu ölçüm akupunktur tedavi yönteminin en başta gelen ve en önemli teşhis yöntemidir. Hatta nabız teşhisi, akupunktur tedavisinin temelidir, esasıdır. Aslında bu teşhis farklı da olsa, bildiğimiz geleneksel tıp için de çok önemlidir.

Bu çok hassas ve uzmanlık isteyen bir metottur. İşte burada doktorluk ve tecrübe söz konusudur. Hekimlik tecrübesi bu noktada önemlidir.

Öyle ki tecrübeli bir akupunktur uzmanı doktor, hastasının daha evvel ne gibi rahatsızlıklara yakalandığını ana hatlarıyla çıkarabilmektedir.

Dolayısıyla akupunktur yöntemiyle nabızdan teşhis koymak, bu yöntemi bilmeyenler bunu çok ilginç karşılar.

– Hastada ” nasıl bildi hastalıklarımı ” diye düşündürür. Oysa doktoru yüz okuma ve nabızdan teşhisle hastayı analiz etmiştir.

Vücutta var olan 12 ana meridyenin sağ ve sol koldan nabız teşhisiyle kontrol edilmesine yarayan şema şöyledir:

Sağ bilek: Üst sırada “yang” alt sırada “yin” meridyenlerini temsil eden organlar.

HOMEOPATİ

       Homeopati, zıtlıklar teorisi üzerine kurulmuş klasik tıbbın aksine, benzerlikler teorisi üzerine kurulmuştur. Buradan yola çıkarak bedenin kendi doktorunun zaten var olduğunu düşünmek yanlış olmaz.  Homeopati bedenin doktorunun yinekendisi olması için bedene nasıl tedavi edeceğini öğretmesi şeklindedir. Bilinmesi gereken diğer bir önemli husus ise her bedenin hastalık etkenine farklı yanıt vermesidir. Bu nedenle her beden kensini iyileştiriken farklı davranır. Homeopat doktor bu farklılığı ortaya çıkarıp, bedenin kendisini doğru tedavi etmesini sağlar. Kullanılan ilaçlar tamamen zararsızdır ve klasik tıp ilaçları ile birlikte kullanılabilir. Homeopati hemen tüm rahatsızlıklar için kullanılabilir.

Homeopati, ‘benzeri benzer ile tedavi etme’ (similia similibus currentur) prensibine dayanır. Hastalık belirtileri aslında, hastalık ile savaşan vücutta meydana gelen değişikliklerdir. Klasik tıp bu belirtileri ortadan kaldırmaya çalışır; öksürüğü keser, ateşi düşürür, ağrıyı dindirir.. Homeopati ise belirtileri olduğu gibi ele alır, vücudun savunma sistemine dair işaretler olarak görür, bastırmaya çalışmaz ve hastalığın başka bir düzlemde olduğunu savunur

Samuel Hahnemann tarafından keşfedilen homeopati 19. yy’dan beri benzerlik kanununa uygun şekilde uygulanmaktadır. Bununla birlikte homeopati, klasik tıp uygulamalarının aksine birçok farklı yaklaşımla sergilenebilmektedir. Bu durum sadece her homeopatın kendine has bir yöntem çizmesiyle sınırlı olmayıp, her hastalık durumunun da kendine has homeopatik yaklaşım gerektirmesi gerçeğini ortaya koymaktadır.

Çoğu vakada kişinin hastalığı nedeni ile ihtiyaç duyduğu remedinin(homeopatik ilacın) sadece hastalık totalitesine uygun olmadığı, kişinin karakter yapısının ve hatta fiziksel özelliklerinin de bu ihtiyaç duyduğu remediye has özellikler taşıdığı gözlemlenmiştir..

Akut vakalarda kişinin yapısal (kronik) ilacının haricinde yüksek seçicilikteki remedilere de ihtiyaç duyulmaktadır. Bu akut vakalardaki remediler çoğu kez, kişinin fiziksel – duygusal –mental yapısından uzak teşhis edilmektedir.

                                                  KANSER

Kanser durumuna bakıldığında, kişi halen kendine has duygusal ve mental yapısal özellikler barındırmasına rağmen, aynı akut hastalıklarda olduğu gibi yapısal durumun dışında bir yön çizmektedir. Başka bir açıdan söylendiğinde; kişinin yapısal durumunun kanser gelişiminde bir panik atak, bir mide ülseri yada bir kronik idrar yolu iltihabı gibi majör rol oynamadığını görülür. Bunun nedeni hastalıkların homeopatik sınıflamadaki gerçek hastalık kategorisinden farklı olmasıdır. 

Kanser hastalığının seyri ve müdahale etme süresinin kısalığı, klasik homeopatinin olmazsa olmazlarından olan, “bekle ve gör”(homeopatik yaklaşım) prensibini uygulanmasını riskli hale getirmektedir. Bu nedenle kanser tedavisinde homeopatik yaklaşım, kanserin homeopatlara yol göstermesi değil homeopatik tedavinin kansere yol göstermesini sağlamak şeklinde olması daha uygun gözükmektedir.

Homeopatik tedavinin klasik tıp kanser tedavisine eklenmesi yarar sağlayabilir. Bununla birlikte klasik tıp ile kanser tedavisinin getirdiği bedensel bitkinlik minimalize edilebilir. Ayrıca kansere bağlı, özellikle ileri evrelerde, ağrı tedavisinde ciddi bir yardımcı olabilir. Homeopati kanser tedavisinde tek başına yeterli değildir. Kişinin bedensel gücünü arttırabilmek adına yardımcı olarak uygulanabilir. 

Kanser tedavisinde, belkide en önemli olan en kısa zamanda homeopatik tedaviye klasik tıp ile beraber başlamaktır. Bedenin yaşam gücü kritik seviyenin üzerinde iken uygulanan homeopatik tedavinin etkinliği çok daha fazla olacaktır.

                Homeopati Kişiye Özel ve Bütüncül Bir Tedavi Şeklidir ve

                    Tüm Hastalıklarda Rahatlıkla Kullanılabilir

Remedi; Homeopatik ilacın genel ismidir.

Herkesin DNA sarmalı kendine özgüdür ve bu sarmal kişinin fiziksel ve psişik özelliklerini belirler. Homeopatide her hasta için tamamıyla doğal maddelerden (bitkiler, mineraller, organik ürünler, doku ekstreleri..) tek bir ilaç (remedi) hazırlanır. Homeopatik remediler sağlıklı kişilerde hastalığa özgü belirtiler oluştururken, hastalarda iyileşme aracı olur. Her remedi, bireye özgü belirtiler bütününe etki eder, çünkü her insanın vücudu ve hastalığı kendisine özgü belirtiler gösterir(hastalık yoktur, hasta vardır). Remediler maddelerin enerji verici özelliklerinden faydalanarak vücuttaki uyum ve dengeyi tekrar sağlar, savunma ve iyileşme sistemlerini güçlendirir; bir başka deyişle kişinin ‘yaşama gücünü’ harekete geçirir. Remediler hastanın kendi gücüyle çalıştığı için yan etkisizdir; bebeklerde, hamilelerde ve yaşlılarda güvenle kullanılabilir. Homeopati hücre düzeyinde çalışır ve tüm bu etkileri ile iyi bir anamnez- tecrübe ile tüm hastalıklarda iyileşme görülebilir.

Doğal Hastalık – Doğal İyileşme

Homeopatide kullanılan Arnica, Veratrum, Lycopodium gibi bazı bitkiler Fitoterapi’de; belladona, kinin gibi bazı ilaç hammaddeleri klasik tıpta kullanılır. Homeopatik ilaçlar bu maddelerin enerjilerini açığa çıkaran ‘potansizasyon’ yöntemiyle hazırlanır. Bu ilaçlar ileri derecede sulandırılır ve mekanik enerjiye tabi tutulur.
Homeopatik ilaçların iyileştirme süreci, hastalıkların kendiliğinden iyileşme sürecine benzer. Önce kişide hastalığın bütün belirtileri görülür. Homeopatik ilaç alındıktan sonra hastalık belirtilerinde bir artış gözlemelenebilir(alevlenme, ilk kötüleşme) sonra tam bir iyilik hali gelir. Homeopatiden her türlü fiziksel rahatsızlıkta, ciddi kronik hastalıklarda, ruhsal bozukluklarda faydalanılabilir.

Categories: HOMEOPATİ



CGF-CD34( KONSANTRE GROWTH FAKTÖR-KÖK HÜCRE)

Vücuttaki kan hücrelerinin tamamı hematopoetik kök hücrelerden oluşur. Kemik iliği kan hücrelerinin yapıldığı süngerimsi dokudur. Kök hücreler yeni hücreler oluşturmak için bölünmek üzere kemik iliğinde bulunurlar.
Kan, kem ikiliğinden geçerken dolaşıma katılacak kırmızı küreleri, beyaz küreleri ve trombositleri toplar. Bu hücrelerin; çoğalma, kendini yenileme, farklılaşmış dokulara özgü hücreleri oluşturabilme, hasarlı dokuyu tamir etme özellikleri vardır.
CGF-CD34; Kişinin kendisinden alınan kanın dört farklı devirde çalışan santrifüj işlemiyle bileşenlerine ayrılması işlemi sonucu, trombositleri, lökositleri, büyüme (growth) faktörlerini ve sitokinleri içeren tabakadır.

           Kök hücre (CD34)ler ve Trombositler;
Dokuların iyileşmesinde, hücrelerin büyümesinde, çoğalma ve gençleşmesinde, hasarlı dokuların tamirinde ve doğal iyileşme süreçlerinin hızlandırılmasında rol oynayan büyüme faktörlerini(GCF) salgılar.
Dokularda herhangi bir hasar oluştuğunda kan trombositleri bu dokuya getirerek bir onarım süreci başlatır.
CGF uygulamanın amacı hasarlanmış dokuya kan dolaşımı ile taşınabilecek olandan daha çok sayıda trombositi vermektir. Böylece hasarlı doku onarımı daha hızlı ve daha güçlü gerçekleşir.
CGF-CD34 son yıllarda birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaya başlanmış yeni ve etkili bir tedavi şeklidir ve FDA onaylıdır.
Ağrıyı azaltıcı, ödemi çözücü, bakterilere karşı lokal immüniteyi arttırıcı, postoperatif neovaskulariteyi arttırıcı, kansere karşı koruyucu etkileri vardır.

CGF-CD34 kullanım alanları oldukça geniştir.
Cilt, kas ve tendon, eklemiçi ,vücut boşlukları, her türlü yaralı ve hasarlı vücut bölgelerinde uygulanabilir.
                               

        Tedavi amaçlı kullanım alanları:

Fibromiyaljiler
Kronik Yorgunluk Sendromu
Boyun ve Bel Fıtıkları
Artrit ve Artrozlar
Diz Kireçlenmesi, Menüsküs Yırtığı, Çarpraz Bağlarda Kopmalar
Omurga ve İntervertebral Disk Degenerasyonu
Eklem Kıkırdak Bozuklukları
Diyabetik Yaralar
Dekübit Ülserleri ve Zor İyileşen Yaraların Tedavisi
Tendon ve Bağ Yaralanmaları
Trigeminal Nevralji, Herpes Zoster
Antiaging
Güzellik ve Estetik amaçlı uygulamalardır.


Lokal, damariçi veya ikisi birden kombine olarak uygulanabilir.
CGF-CD34 Uygulama sıklığı, kişiye göre ve kişinin tedaviye verdiği cevaba göre değişmekle birlikte ortalama 6-8 seanstır. Bazı kronik hastalıklarda uygulama sayısı 10 ve üzeri olabilir. Buna uygulamayı yapan hekim karar vermelidir.
Etki genellikle ilk enjeksiyondan sonra görülmeye başlanır.
CGF CD34 Enjeksiyonunda herhangi bir ilaç uygulanmayıp, sadece vücudun kendi iyileştirme potansiyeli kullanılır. Bu nedenle sonuçlar yavaş ama kalıcı olur.
15-30 gün yada 45-90 günde bir yapılacak 3-6 uygulama sonrası yılda 3-4 kez tekrarlanırsa tedavi etkisi daha kalıcı olur.
Bir yıl sonra kontrolde :


-Menapoz dönemindeyse
-Sigara, alkol kullanıyorsa
Beslenmesine dikkat etmiyorsa
-Zararlı güneş ışınlarından korunmalı; İlave CGF-CD34 kürlerinin uygulanmasına ihtiyaç duyulabilir.
Olumsuz faktörlerden korunulabilirse ikinci CGF-CD34 kürü için 1 veya 2 yıl beklenebilir.

PROLOTERAPİ NEDİR?

Proloterapi; çoğunlukla yüksek yoğunlukta dekstroz solüsyonu enjeksiyonu yoluyla kronik kas-iskelet sistemi ağrılarının (diz, bel, dirsek) tedavisini hedefler. Esası vucüdün kendini yenileme mekanızmasının çalıştırılmasına dayanır.
 

PROLOTERAPİ HAKKINDA BİLGİLER

Proloterapi günümüz tıbbi gibi sonucu değil sebebi tedavi ettiği için bel ağrısı, bel fıtığı, çeşitli bölgelerde kireçlenme, boyun ağrısı, boyun fıtığı, sırt ağrısı, migren, kas omurga iskelet sistemi kaynaklı ağrı şikayeti olan hastaların büyük çoğunluğunda  etkili bir tedavi sağlar.

Proloterapi kısaca; insan vücudunun tamir sistemini uyararak vücutdaki ağrılı, zayıf ve işlevini kaybetmiş bölgenin tekrar eski haline dönmesini sağlayan ve doğal solüsyon içeren enjeksiyon kullanılarak uygulanan bir tedavi metodudur. Proloterapi tedavisi sürecinde vücudumuzun bağışıklık sisteminin önemli bir yeri vardır.

PROLOTERAPİ NEDİR? Proloterapi zayıflamış, aşınmış, yıpranmış, hasarlanmış, gevşemiş ve gücünü kaybetmiş tendon, bağ ve eklemlere doku yenileyici ve tahriş edici bir dekstroz enjeksiyonu ile bu dokularda yenilenme ve genç hücre çoğalması sağlnarak bu dokuların yenilenmesini ve eski gücüne kavuşmasını sağlar.
PROLOTERAPİ  HASTAYI AMELİYATDAN KURTARACAK SEÇENEK OLABİLİR
Eğer bel ağrınız, bel fıtığınız, boyun ağrınız, kalça-omuz-diz kireçlemeniz, tenisçi dirseğiniz, donuk omuz sendromunuz varsa proloterapi tedavisi için sebebe yönelik ve sizi ameliyat olmaktan kurtaracak bir seçenek olabilir.  

PROLOTERAPİ HANGİ HASTALIKLARI TEDAVİ EDER?

  • Tendinit (Tendon ve ligamentlerde)
  • İyileşmeyen kronik ağrılar
  • Eklem kireçlenmeleri, aşınması
  • Kas ve tendonların tekrarlayan şişmeleri, Ağrısı
  • Baş ağrıları
  • Bel ağrıları( fıtık, kireçlenme)
  • Boyun ağrıları (fıtık, kireçlenme)
  • Sırt ağrıları (fıtık, kireçlenme)
  • Topuk dikeni
  • Ayak bileği, el bileği burkulmaları sonrası geçmeyen ağrılar
  • Skolyozda yardımcı
  • Diz ağrıları (kondromalazi, kireçlenme, menisküs)
  • Tenisçi ve golfçü dirseği
  • Karpal Tünel Sendromu

NÖRO-PROLOTERAPİ

Nöro-proloterapi nedir?

Nöro-proloterapi; nöropatik kaynaklı ağrıların tedavisi için geliştirilmiş yeni bir rejeneratif tıp yöntemidir. Nöro-proloterapi bir çok kas iskelet sistemi kaynaklı ağrılarda, nöropatik ağrılarda ve farklı ağrı sendromlarının tedavisinde kullanılır. Nöro-proloterapi nörofasial proloterapi, subkuten (ciltaltı) proloterapi olarakta adlandırılır. Nöro-proloterapide nispeten düşük konsantrasyonlu dextroz solüsyonu derinin hemen altına zedelenmiş sinir dokularının ve diğer yumuşak dokuların rejenerasyonu ve tedavisi için uygulanır.

Nöro-proloterapi nasıl etki eder?

Sebebi ne olursa olsun doku hasarı oluştuğu zaman, ortama proinlamatuar maddeler (bradikin, prostaglandin gibi) salınır, bu maddeler sinirler üzerinde bulunan kapsaizin reseptörlerini aktifleştirir. Sinirlerdeki bu kanallar açıldığı zaman sinirler enflamasyona sebep olan maddeler (P maddesi, kalsitonin geniyle ilişkili peptit) salgılar. Sonuç olarak yumuşak doku şişliğine sebep olan, kan damarlarından sızmalar olur, dokunun ağrı eşiği düşer ve ağrı ortaya çıkar. Nöro-proloterapi kapsaizin reseptörlerini inhibe ederek bu zinciri kırar ve sinir fonksiyonlarını restore eder.

Nöro-proloterapinin geleneksel proloterapiden farkı nedir?

Nör-prolotarapi le geleneksel proloterapi arasında bazı farklar ve benzerlikler vardır. Her ikisinde de amaç; doku iyileşmesi, ağrının giderilmesi ve eklem fonksiyonlarının restore edilmesidir. Ancak kullanılan dextroz çözeltisinin yoğunluğu ve enjeksiyon teknikleri farklıdır, Geleneksel proloterapide daha yoğun dextroz çözeltisi daha derin dokular olan tendon, ligamentlerin kemiğe yapışma yerlerine ve periost gibi dokulara enjekte edilir. Nöro- proloterapide daha az yoğun çözeltiler, ciltaltında bulunan sinirlerin çıkış yerlerine enjekte edilir. Geleneksel proloterapide tendon ve ligamenlere yapılan enjeksiyon bu dokularda bir enflamasyon yaparak bu dokuların sertleşmesineni ve güçlenmesini sağlar,

Nöro-proloterapide enjeksiyon sıvısı olarak ne kullanılır?

Nöroproloterapi solüsyonu %5 lik dextrozdur.

Nöroproloterapi ağrılı bir tedavi midir?

Nöro-proloterapi genellikle çok iyi tolere edilir. Çoğu hastada enjeksiyon solüsyonunun içine local anestezi ilave etmeye gerek yoktur. Enjeksiyon derinin hemen altına ince ve özel enjektörlerle yapılır. Çok sayıda enjeksiyon ciltaltı sinirlerinin dağılım alanlarına yapılır. Bazı noktalara yapılan enjeksiyonlar biraz ağrılı olabilir, bu durumda soğutucu spray kullanmak gerekebilir.

Bir nöro- proloterapi uygulamasında sonra neler hissedilir?

Çoğu hasta ilk enjeksiyondan sonra ağrılarında azalma hisseder. Başlangıçtaki analjezik etki birkaç saat ya da bir gün kadar sürebilir. Doku iyileşmesi arttıkça iyilik hali oluşur ağrı azalır. Genelde her uygulama seansında ağrılarda %20 lik bir azalma olur. Hasta yüzde 20 iyileşme bildirmezse tedaviye devam edilmesi tavsiye edilmez.

Toplam tedavi süresi ne kadardır?

Her hasta ve hastalığa göre farklılıklar göstermekle birlikte, 5-8 seanslık tedavi süresi genellikle yeterlidir. Ancak doku hasarı fazla ise tedavi süresi uzatılabilir. Seans aralıkları genelde 2-4 haftadır.

Nöro-proloterapi güvenli midir?

Tecrübeli ve yetki sertifikalı bir hekim tarafından yapılan nöro-proloterapide riskler azdır. Kullanılan Dekstroz son derece güvenlidir, allerji yapma riskleri yoktur. Enjeksiyon esnasında çok az olsa da bir acı hissedilmesi mümkündür. Enjeksiyon bölgesinde kanamalar, morarma, enjeksiyon yerinde bazen bir kaç gün süren ağrılar olabilir.

Nöro-proloterapi hangi hastalıkların tedavisinde kullanılır?

  • Migren ve baş ağrıları
  • Boyun ve bel ağrıları
  • Kas ağrıları
  • Siyatik ağrısı
  • Eklem ağrıları
  • Osteoartirit
  • Genital bölge ağrıları
  • Aşil tendiniti
  • Karpal tünel sendromu
  • Tenisçi dirseği
  • Post-herpetik nevralji
  • Çene kemiği ağrılarıi
  • Fibromyalji (Homeopati desteği ile)
  • Ameliyatlardan umudunu kesmiş hastalarda
Categories: PROLOTERAPİ

HİRUDOTERAPİ (SÜLÜK TEDAVİSİ)

Hastalıklarda tedavi edici özelliği bulunan sülüklerin Hirudo Medicinalis ve hirudo Verbane türlerine ‘’Tıbbi Sülük’’ adı verilir.

Sülüklerin özellikleri

Sülükler, çok fazla türü bulunan hirudinidae familyasındandır. Çoğu ektoparazit olup, kan emerek beslenen canlılardır. Bunların yaklaşık 650′den fazla türü Hirudinea sınıfındadır. Bu sınıfta genellikle deniz, tatlı su ve kara sülükleri yer alır. Bütün sülükler kan emici değildir. Ağrı oluşturmadan deriyi ağızlarında yer alan üç adet çenenin üstünde bulunan keskin dişleriyle ensize ederek kan emmeye başlarlar ve salyasındaki çeşitli mediatörleri (lokal anestezik, histamin benzeri vazodilatatörler, pıhtılaşmayı engelleyici maddeler, yayılma faktörleri, antibiyotikler vb.) bu bölgeye salarlar.
Hastalıklarda tedavi edici özelliği bulunan sülüklerin birkaç türü olup H. medicinalis, Hirudo verbana bunlardandır. Bu sülüklere “tıbbi sülük” adı verilir.Tıbbi sülüklerin birkaç türü olup, Türkiye’de H. medicinalis ve H. verbana’nın yaşadığı bilinmektedir.   Sülüklerin ağzı ön uçta, ya bir çekmenin dibinde veya kaşık şeklinde bir üst dudağın altındadır. Böylelikle deride mercedes sembolü bir yıldız oluştururlar.

Hastalıklarda tedavi edici özelliği bulunan sülüklerin Hirudo Medicinalis ve Hirudo Verbana türlerine ‘’ Tıbbi Sülük ‘’ adı verilir.

Hangi Hastalıklara Sülük Tedavisi Uygulanır?

Bu özellikleri itibariyle sülük tedavisi kliniğimizde; varis, hemoroid, derin ven trombozu ve periferik arter sorunlarında sorunlarda, artrit gibi iskelet sistemi hastalıklarında, egzama, sedef hastalığı başta olmak üzere birçok cilt hastalığında, glokom ve retinal arter hastalıklarında başarıyla kullanılmaktadır

– Özellikle Bazı Göz Hastalıkları  (Behçet hastalığı, Üveitler, Glokom, Makulopatiler, Sarı nokta hastalığı, Diyabetik retinopatiler, Hipertansif retinopatiler, Retinitis pigmentosa , Optik sinire ait problemler ve Optik atrofiler gibi gözün damar, sinir, makula ve retina hastalıkları)
– Varis ve venöz  damar sorunları
– Romatoid artrit ve diğer romatizmal hastalıklar
– Eklem kireçlenmeleri
– Migren ve gerilim baş ağrıları
– Baş dönmesi,kulak çınlamaları ve meniere sendromu
– Her türlü kas ağrıları
_ Huzursuz bacak sendromu
– Egzama,ürtiker,kronik deri hastalıkları,sedef hastalığı ve akneler
– Kronik hepatit ve karaciğer hastalıkları
– Depresyon
– Tüm bağışıklık sistemi hastalıkları

Categories: Sülük Tedavisi